Radikal’den Serdar Kuzuloğlu, internet yoluyla reklam haricinde de gelir elde edebilmek için içerik satışı, Google’a bloke koyma gibi çareler arayan klasik medya kuruluşlarının basiretsizliğini anlattığı güzel bir yazısından hareketle aynı konuda ben de birkaç şey not edip ilgili yazıyı alıntı yapıyorum…

* * *

Serdar Kuzuloğlu, medya-internet ilişkisini çok güzel fotoğraflamış fakat çözüm önerisi getirmemiş. Aslında çözümün etrafında dolaşmış da tam vuruşu yap(a)mamış. Bunun sebebi belki de şu anda kendisinin bir medya kuruluşunun (hele de Türkiye’deki en büyük medya kuruluşunun) çatısı altında olmasından..

Bana göre, klasik medya kuruluşları ile internet arasındaki zavallı ilişkinin çözümü, gazetelerin günlük, rutin haber yayıncılığını derhal bırakma yolunu seçmeleri. Yani, gazetelerin kendilerine özel olan “yorum”dan para kazanmayı seçmeleri. Serdar Kuzuloğlu’nunda söylediği gibi, haber kaynağının haberi aktarandan daha erken ve daha hızlı internette yer alma imkânı.

Daha açık söylemek gerekirse, Anadolu Ajansı gibi haber ajanslarının ürettiği haberlerin gün boyunca pişirilip süslenip ertesi gün tüm gazetelerin sayfalarında yer bularak satılmaya çalışılması artık saçma sapan bir durum haline gelmiş vaziyette. Kısaca, gazeteler, piyasaya çıktıklarında bayatlamış olan haberleri satmaya çalışmak yerine, güçlü analiz ve yorumlarıyla müşterinin yani okurun karşısına çıkmak suretiyle en radikal çareye başvurabilirler. Yoksa, tamamen ticari amaçlarla gazetecilik yapan medya patronları, tekstil vb. sektörleri taklit edip her şeyin fason ve ucuzunu üretmede maharetli olan Çin’e başvurup uzaklarda ucuza muhabir ve tasarımcı bulmaya yöneliverir… (gülmeyin, değişime direnen her sektör çareyi Çin’de buldu, buluyor. Bunu pekala medya da yapabilir.)

Lafı çok uzattım, ama bu konuda söyleyecek daha çok şey var… YK

Buyrun Serdar Kuzuloğlu’nun yazısı…

Medyanın internette işi ne?

(Serdar Kuzuloğlu, Radikal, 30.11.2009)

Medyanın sancılı dönüşümünü hep birlikte izliyoruz. Reklam pastasının yeniden şekillenmesi, (yaratma olmasa bile) içeriği oluşturma ve yayma maliyetinin düşmesi, kaynakların artması, zaman kavramının internet hızına denkleşmesi, haber kaynağı ile aktaranı arasındaki rolün birbirine karışması gibi uzayıp giden maddeler kaotik bir dönüşüm süreci yarattı.

Bu süreçteki en büyük etkense şüphesiz kullanıcıların yarattığı akımlar sayesinde çıkış amacından hızla sapması ve toplum faydasına evrilen internet oldu. 1960′larda askeri bir amaç için kurulduktan sonra 80′lerde akademisyen ve bir grup hobi sahibinin, 90′ların başında bireylerin, hemen ardından da ticari ve sivil kuruluşların ağı haline gelen bir yapıdan söz ediyoruz.

Bugün internete paralel evren demek bile yetersiz zira gerçek hayatta olmayan pek çok nimet artık internetin parçaları haline geldi.

Medyanın bu sürece tamamen kayıtsız kaldığını söylemek haksızlık olur. Aksine birçok sektörden önce ortamı koklayarak fırsatları gördü ve yerini aldı. Türkiye de istisna değil. Ancak yanlış algılama ve geleneksel yapıya olan mecburi bağlardan dolayı bugün kendisini en çok faydalanacağı ortama karşı strateji geliştirirken buldu.

Dünyanın en büyük medya ağına sahip Rupert Murdoch’ın Google’a açtığı savaşı duymuş olmalısınız. Arama sonuçlarında kendi gazete, dergi ve televizyon sitelerinin sonuçlarının çıkmasını engellemek istiyor. Bir arama yapıp kendi sitelerinde ücretsiz haber okunmasını ‘bedavacılık’ olarak yorumluyor. Daha en başından içeriği gerçek hayatta olduğu gibi ücretli yapmadıkları için bin pişman. İlk bakışta makul, mantıklı gelebilir. Fakat Murdoch’ın içinden çıkmak istediği aynı Google’ın arama sonuçlarında yer alabilmek için üste para veren şirketler sayesinde yılda 22 milyar dolar kazandığını hatırlayınca bir o kadar da garip.
Yıllar önce içeriği ücretli üyelikle sunmayı deneyip başarısız olan ve vazgeçen The New York Times da dahil olmak üzere birçok yayın kuruluşu Murdoch’ın peşine takılmış durumdalar.

Bu denklemdeki açmaz şu: geleneksel medya yarattığı içeriği tüketenlerden aldığı bedelin üstüne o insanlara ulaşmak isteyen firmaların reklam yayın bedelini de ekleyerek hayatını kazanıyor. İçerik yaratanların telif ve maaşları da dahil olmak üzere kira, ajans aboneliği, teknik yatırım, iletişim, dağıtım gibi uzayıp giden yüklü masraflar da buradan çıkıyor. İnternetteyse aynı içeriği bedava sunuyor (tıpkı reklam destekli televizyon ve radyoların modelinde olduğu gibi). Dolayısıyla bir anlamda geleneksel mecradan kazandığı parayla internet mecrasını destekliyor. Yoksa (örneğin) Radikal’in web sitesi sadece internet reklam gelirleriyle muhtemelen kendi sabit masraflarını bile zor karşılardı.
Bir diğer önemli bir nokta da hem medyanın hem de tüketicilerin gözünde geleneksel mecraların algı olarak daha kıymetli olması. Yani bir gazetenin basılı sürümünde yer almak, sitesinde haber olmaktan çok daha prestijli bir şey.
İşte üstünde pek durulmayan bu ayrım iç yönetimde de kafa karışıklığı yaratabiliyor. Bunu anlamak için Türkiye’deki anlı şanlı gazetelerin basılı halleriyle web sitelerini yan yana  koymak kafi. Haber sitelerimizin porno filtre yazılımlarınca engelleniyor olması boşuna değil. Video ve resim galerilerinde erotizmin sınırları çoktan aşıldı. Örneğin geçen hafta Carmen Electra’nın kafayı çekip iki erkekle ön sevişme videosunu bir gazete sitesinde izledim. Yeter mi?
Bu durumu yaratan sebeplerin arasında gazete yöneticilerinin web sitesini birilerine ‘havale etmiş’ olması da var. Siteler gazetelerle entegre değil. Bağımsız bir cumhuriyet gibi. Site yöneticileri gazetenin yayın ilkesi yerine reklamları pazarlayanların sayfa gösterimini arttırmak için dayattıklarını düstur edinince ortaya böyle gariplikler çıkıyor işte.

Unutulan şeyse şu: o sitelere insanları çeken şey o yayınların geleneksel mecrada oluşturdukları marka değeri. Oysa webdeki hallerinden dolayı yeni kuşağın gözünde çok daha düşük bir profilde seyrediyorlar. Bu yüzden web üstünden tiraja katkı yaratmak bir yana bu algıdan dolayı web trafiğinden de asla bekledikleri ciroyu yaratamayacaklar.

Daha da acısı bunca dönüşümün yaşandığı bir dönemde medyayı oluşturan öncülerin internet dinamiklerinden bihaber olması. Allahtan bir facebook / twitter akımı çıktı da biraz sosyal medya nedir keşfeden çıktı. Ama dikkat edin orada bile iletişim geleneksel mecralarında olduğu gibi tek yönlü. Kendileriyle iletişime giren okuyucu / takipçiye cevap veren bile yok denecek kadar az. E-postalarını cevapladığım okurların hayretler içinde cevap yazmasının sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Ayrıca Twitter çıkmış 2006′da, Türk medyasına intikal etmiş 2009′da, onun da yorumu size kalsın.

Medyanın para kazanma telaşından öte düşünmesi gereken bir başka şeyse artık gazetecilerin kendisi dahil hemen herkesin etkin bir internet mecrası olduğu. Magazin figürleri, sporcular, politikacılar; kısacası medyanın beslendiği herkes zaten twitter, facebook ve benzeri mecralardan kendi kitlesine mesajlarını özgürce yayıyor. Artık geleneksel medyanın bir olayı örtbas etmesi, görmezden gelerek gizlemesi ya da çarpıtması pek mümkün değil.

Çünkü insanlar artık merak ettiği, takip ettiği kişi ya da olaylar hakkında haber almak için gazete siteleri kadar bu tip mecralara da bakıyor. Bu hizmetlerin kullanım basitliği zamanla herkesin benzeri bir mecrası olmasını sağlayacak. Futbolcuların bile bu kanallarla basını yalanlayabildiği bir devirde medya devleri paralı üyeliğe kafa yoruyor.

Dolayısıyla medya, tarihte ilk defa zamanın ruhunu kaybediyor.

Tek umutlarıysa henüz interneti ve sosyal ağları keşfetmemiş bir avuç eski kullanıcı…

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Add to favorites
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Print
  • Blogplay